13 Ekim 2018 Cumartesi

Bu iki unsurun koca İmparatorluğu ve Kudretli bünyesini nasıl tahrip edip çökerttiği malumdur.




        Tebaası tarafından kendisine ancak Kanuni lakabı verilen Sultan Süleyman, yeni bir hukuk devleti anlayışının da müjdecisi oldu. Yavuz'un Cihan çapındaki icraatı sırasında gerek devletler hukukunda gerek Amme ve şahıs hukukunda yaptığı hatalar, Kanuni tarafından derhal düzeltildi.


       Kanuni devrinde Hükumetin ve onun başı olan sadrazamın otoritesi yüksek ve kesindi. Makamını muhafaza ettiği müddetçe padişah, sadrazamın işlerine hiçbir surette müdahale etmez Hatta edemezdi. Halbuki Yavuz devrinde sadrazamın böyle bir otoritesi olmayıp, devlet başkanı olan Yavuz'un otoritesi tam manasıyla mutlaktı. 

            Rüstem Paşa gibi Kanuni'nin yetiştirmesi olan bir sadrazam, bir kere Cihan padişahına işlerine karışmak salahiyeti olmadığını İhtar edebilecek cesareti kendisinde bulmuştur. Bu cesaret Şüphesiz kanun kudretinden ve hükümdarın hukuk anlayış ve saygısının egemenliğinden ileri geliyordu. Gene Kanuni'nin yetiştirmesi olan Damat İbrahim Paşa da, Alman sefirine Padişahın hükumet işlerine karışmadığını Hatta kendisi hükumet başkanı olduğundan, Reyi olmaksızın padişahın emirlerinin icra edilemeyeceğini açıkça söylemekten çekinmemiştir. 

            Bu sözleri, kısmen İbrahim Paşa'nın malum gururu ile tefsir etsek dahi, devrin hukuk anlayışı ve devlet başkanı ile hükumetin salahiyet ayrılıkları meydana çıkmaktadır.


        Türkiye'nin hukuk devleti olduğu Avrupa'da malumdu. İngiltere Kralı VIII. Henry, bu sıralardadır ki Türkiye'ye bir heyet göndermiş, Türk adli müesseselerini tetkik ettirmiş bu heyetin raporu ile İngiltere'nin ileride cihana örnek olan Adliyesinde ıslahat yapmıştır.

Kanuni Devri' nin diğer bir hususiyeti de rüşvetin devlet idaresinde meçhul olması ve memurların azil ve tayini statüsü idi. Belirli bir suçu olmayan memur azledilemezdi. Bir kerede azledildi mi, bir daha devlet hizmetinde kullanılmaz, sucu ağır değilse derhal emekliye sevk olunurdu. Rüşvet, Kanuninin son zamanlarında, Rüstem Paşa ile devlet işlerine sokulmaya başlamış, on altıncı Asrın sonlarında ise memurların sebepsiz yere azilleri bir adet olmuştur. Bu iki unsurun koca İmparatorluğu ve Kudretli bünyesini nasıl tahrip edip çökerttiği malumdur.

Devlet memurlarının maaş ve tahsisatları boldu ve rüşvet ve irtişa ihtiyaç göstermiyordu. Nüfuz ticareti, çok ağır bir suçtu. Mısır Beylerbeyi Hüsrev Paşa'nın Mısır vergisini bir sene İstanbul'a Mutat Meblağdan fazla göndermesi vakası çok meşhurdur. Divanı Hümayun bu fazlalıktan memnun olacak yerde, şüphe göstermiş ve Beylerbeyi'ne bu fazlalığı nereden ileri geldiğini sormuştur. 

Hüsrev Paşa, yeni yapılan kanallar Dolayısıyla Mahsul fazlalığını ve gümrüklerde yapılan ıslahatı Sebep olarak gösterilmiştir. Ancak Divanı Hümayun, Mısır halkının tazyik edildiği endişesiyle, bu ifşaatı da makbul saymamış Kahire'ye fevkalade bir Teftiş heyeti göndermiştir. Heyet Beylerbeyi'nin lehine rapor vermiştir. Bununla beraber Kanuni, çok hassas bir adalet duygusuyla, vergi fazlasının Kahire'ye iadesini ve bu meblağın kanal, suyolu ve liman işlerinde kullanılmasını buyurmuştur.
Büyük Türkiye Tarihi Yılmaz Öztuna Cilt 3 Sf.328

6 Mayıs 2018 Pazar

Yavuz Sultan Selim'in İstanbul'a girişi;


Yavuz Sultan Selim'in İstanbul'a girişi;

Yavuz Sultan Selim'in İstanbul'a girişi şekli Ayrıca üzerinde durulacak derin bir tarihi psikolojik hadisedir. Yavuz, tarihte ancak 1-2 Cihangir'e nasip olan bir muvaffakıyetle taht şehrine dönüyordu. 


Bir hamlede ve tek seferde İmparatorluğunun topraklarını iki katından fazla genişletmiştir.( Mısır seferinde fethedilen topraklar üzerinde bugün Mısır, Cezayir, Sudan, İsrail, Suriye, Lübnan, Ürdün, Yemen Devletleri ile Suudi Arabistan ve Libya devletlerinin bir kısmı ve Türkiye'nin Gaziantep, Hatay Adana vilayetleri, Tarsus gibi birkaç  kazası bulunmaktadır; (bu topraklar üzerinde bugün 300 milyona yakın nüfus yaşamaktadır) maddi bakımdan yeryüzünün üç büyük Devleti ortadan kaldırıldığı gibi, manevi bakımdan Şan ve Şerefi, Bütün İslam tarihi çapındadır. 

İslam dininin Başkanlığı demek olan halifelik, 767 yıldan beri bu sıfata haiz olan Abbasîlerden Osmanoğulları'na, Yani ilk defa olarak bir Türk hanedanına geçmiştir. Mukaddes emanetler, Osmanlı Türkeri’nin elindedir. Mukaddes şehirler( Mekke, Medine Kudüs) de öyle. Yavuz'un fütuhatı, 400 seneden fazla Türklerde kalmış Anadolu'daki fetihleri ise, ebedi olmuştur. İstanbul'da ise Büyük Cihangir'i karşılamak için Kıyametler kopmaktadır. En büyük merasimler hazırlanmıştır. yüzbinlerce halk hükümdarlarına alkış tutmak için aylardan beri bu günü beklemektedirler..


Yavuz'un bütün gösterişi devlet işlerindedir hususi hayatında mahcup mütevazı ve sakin bir adamdır. Geceleri odasında gözlük takıp kitap okuduğu anlarda, alelade bir Türk Bilgininden hiçbir farkı yoktur. Son derece sade giyinmektedir. İstanbul'da halkın hissiyatını ve yapılacak merasimleri öğrenince son derece sıkılmıştır. Şahsına gösterilecek olan bu derece alayişten utandığı için, bir gün sonra merasimle şehre girmesi lazımken, Birkaç saat önce yanında bir kaç kişiyle beraber Kayığa binmiş gizlice Topkapı Sarayı'na çıkmıştır. Ertesi gün halk ve devlet adamları Padişahın sarayda olduğunu öğrenmişler ve hiçbir merasim yapılamamıştır.


Bu Hadise, Türkiye'nin inhitat devirlerinde birtakım palavracılara yapılan karşılama törenleri ile mukayese edilirse, 16. Asır Türk ahlakının yüksekliği Daha iyi belli olur.
Yılmaz öztuna büyük Türkiye tarihi cilt 3