6 Mayıs 2018 Pazar

Yavuz Sultan Selim'in İstanbul'a girişi;


Yavuz Sultan Selim'in İstanbul'a girişi;

Yavuz Sultan Selim'in İstanbul'a girişi şekli Ayrıca üzerinde durulacak derin bir tarihi psikolojik hadisedir. Yavuz, tarihte ancak 1-2 Cihangir'e nasip olan bir muvaffakıyetle taht şehrine dönüyordu. 


Bir hamlede ve tek seferde İmparatorluğunun topraklarını iki katından fazla genişletmiştir.( Mısır seferinde fethedilen topraklar üzerinde bugün Mısır, Cezayir, Sudan, İsrail, Suriye, Lübnan, Ürdün, Yemen Devletleri ile Suudi Arabistan ve Libya devletlerinin bir kısmı ve Türkiye'nin Gaziantep, Hatay Adana vilayetleri, Tarsus gibi birkaç  kazası bulunmaktadır; (bu topraklar üzerinde bugün 300 milyona yakın nüfus yaşamaktadır) maddi bakımdan yeryüzünün üç büyük Devleti ortadan kaldırıldığı gibi, manevi bakımdan Şan ve Şerefi, Bütün İslam tarihi çapındadır. 

İslam dininin Başkanlığı demek olan halifelik, 767 yıldan beri bu sıfata haiz olan Abbasîlerden Osmanoğulları'na, Yani ilk defa olarak bir Türk hanedanına geçmiştir. Mukaddes emanetler, Osmanlı Türkeri’nin elindedir. Mukaddes şehirler( Mekke, Medine Kudüs) de öyle. Yavuz'un fütuhatı, 400 seneden fazla Türklerde kalmış Anadolu'daki fetihleri ise, ebedi olmuştur. İstanbul'da ise Büyük Cihangir'i karşılamak için Kıyametler kopmaktadır. En büyük merasimler hazırlanmıştır. yüzbinlerce halk hükümdarlarına alkış tutmak için aylardan beri bu günü beklemektedirler..


Yavuz'un bütün gösterişi devlet işlerindedir hususi hayatında mahcup mütevazı ve sakin bir adamdır. Geceleri odasında gözlük takıp kitap okuduğu anlarda, alelade bir Türk Bilgininden hiçbir farkı yoktur. Son derece sade giyinmektedir. İstanbul'da halkın hissiyatını ve yapılacak merasimleri öğrenince son derece sıkılmıştır. Şahsına gösterilecek olan bu derece alayişten utandığı için, bir gün sonra merasimle şehre girmesi lazımken, Birkaç saat önce yanında bir kaç kişiyle beraber Kayığa binmiş gizlice Topkapı Sarayı'na çıkmıştır. Ertesi gün halk ve devlet adamları Padişahın sarayda olduğunu öğrenmişler ve hiçbir merasim yapılamamıştır.


Bu Hadise, Türkiye'nin inhitat devirlerinde birtakım palavracılara yapılan karşılama törenleri ile mukayese edilirse, 16. Asır Türk ahlakının yüksekliği Daha iyi belli olur.
Yılmaz öztuna büyük Türkiye tarihi cilt 3


31 Mart 2018 Cumartesi

Akıncı Ocağı


Akıncı Ocağı

Tarihte büyük bir nam salmış olan akıncı ocağı ile ilgili birçok hikâye anlatılır. Yorumlar yapılır. Görüşler belirtilir. Yılmaz Öztuna Hoca’nın Büyük Türkiye Tarihi adlı eserinin 2.cildinde akıncılarla ilgili yapılan açıklama aynen aşağıya alınmıştır.

“Türk ordusunun en seçkin sınıfına teşkil ediyordu. Son derece sıkı şartlarla Akıncı ocağına efrat kabul edilirdi. Akıncılar Avrupa'da Serhat denen hududa yakın yerlerde oturuyorlar her türlü vergi, teklif ve resimden muaf olurlardı. " akıncı Kanunnamesi" denen hususi kanunları vardı. Buna göre hareket ederlerdi. Beylerbeyilerden, yani Türk umumi valilerinden emir almazlar, doğrudan doğruya padişahın şahsına merbut bulunurlardı. Bu Ocak sayesinde Avrupa devletlerinin Türk sınırına tecavüz etmeleri son derece zor bir mesele haline gelmiştir. Zaten Akıncılar Avrupa'nın manevi kudretini imha etmişlerdir.  Türkiye'ye sonsuz ganimet taşımışlardır.

Akınlar, son derece gizli ve ani emirlerle vuku bulurdu. Akıncılar pek Mahirane süvari ve cenkçi idiler. Akıncı subayları, birkaç Avrupa dili konuşurlardı.

Akıncı hareketi müthiş bir süratle yapılır, çok kısa müddet içinde, büyük Yollar geçilir, Avrupa’nın en içeri noktalarına kadar sızılır, düşmanın askeri Kuvvetleri daima şaşırtılır, halk dehşet ve heyecana verilirdi. Hiçbir ülke ne Almanya, ne İtalya, ne Lehistan, ne Rusya, akından masum değillerdi.

Bavyera'da, Moravya da Bohemya’da, Avusturya'da Lehistan da hiçbir şehir kasaba ve köy Ertesi sabah Türk akıncılarının beldelerinin içinde At koştururken görmeyeceklerine inanamazdı; asırlar boyunca halka bu teminatı verecek hükümet, Avrupa’da mevcut bulunmamıştır. Akıncı ocağına mensup Türk casusları yerli halkın arasına karışmış bir halde bütün Orta Avrupa'da buluşup malumat toplarlardı. Bu malumat üzerine akınlar planlanır, ona göre kollara ayrılır, vurulacak yerler tespit edilir, Akın müddeti kararlaştırılırdı. Bu malumatın siyasi Kıymet taşıyanları merkeze bildirilirdi. Deniz sınıfında Akıncı ocağına tekabül eden sınıf korsan sınıf idi.(bu kelime bugün kullanılan manada değildir; Fransızca "pirate" değil "corsaire" kelimesinin karşılığıdır; Türkçede bu mefhum Tek kelimeyle karşılandığından, iltibas hâsıl olmuştur. 

Akıncı ve korsanlar, bugünkü komandoların aşağı-yukarı karşılığı olup, aynı işi yaparlardı. Gayeleri üsleri tahrip edip düşmanın askeri ve iktisadi gücünü hırpalamak ve halkın manevi kuvvetini düşürmekten ibaretti.”