20 Ekim 2013 Pazar

Bir İngiliz casususunun itirafları




Bu on günlük izin, bir saat gibi çabuk geçti. Böyle, neşeli günler, bir saat gibi geçtiği hâlde, elemli günler insana asırlar gibi geliyor. Necef deki hastalık günlerimi hatırladım. O kederli günler, bana seneler gibi gelmişti. 


Nazırlığa, yeni emirleri almak için gittiğimde, karşımda, güler yüzü ve uzun boyu ile sekreteri gördüm. O kadar sıcak elimi sıktı ki, bundan, bana olan sevgisi zahir oluyordu.

Bana: (Nazırımızın ve müstemlekelerle vazifeli heyetin emri ile, sana çok mühim iki devlet sırrı söyleyeceğim. 


İlerde, bu iki sırdan çok istifaden olacaktır. Bu iki sırrı, kendilerine tam i’timâd edilen, birkaç kişiden başka kimse bilmez) dedi. 


Elimden tutarak, Nazırlığın bir odasına götürdü. Bu odada çok cazip bir şeyle karşılaştım: Yuvarlak bir masanın etrafında (10) adam oturuyordu. Onların birincisi, Osmanlı padişahının kıyafetinde idi. Türkçe ve İngilizce biliyordu. İkincisi, İstanbul’daki Şeyhul-islâmın kıyafetinde idi. Üçüncüsü, İran Şahının kıyafetinde idi. Dördüncüsü, İran sarayındaki vezirin kıyafetinde idi. Beşincisi, Şiî’lerin tâbi’ olduğu Necef deki en büyük âlimin kıyafetinde idi. Bu son üç kişi, Farsça ve İngilizce biliyorlardı. Bu adamların her birisinin yanında, onların söylediklerini yazmak için, birer kâtip bulunuyordu. Bu kâtipler aynı zamanda, bu adamlara, casusların İstanbul, İran ve Necef deki, onların asılları olan beş kişi hakkında topladıkları malûmatı bildiriyorlardı.

Sekreter: (Bu beş kişi, oralardaki beş kişiyi temsil ederler. Onların ne düşündüklerini anlamak için, asılları gibi yetiştirdik. Biz İstanbul, Tahran ve Necefdekilerle alâkalı elimize geçen bilgileri, bunlara bildiriyoruz. Bunlar da, kendilerini oradakilerin yerinde kabul eder. Biz onlara soruyoruz, onlar da bize cevaplandırıyor. Bizim tespitimize göre, buradakilerin cevapları, oradakilerin cevaplarına yüzde yetmiş mutabıktır. 


İstersen, tecrübe mahiyetinde bir şeyler sorabilirsin. 


Nasılsa, daha önce Necef âlimi ile görüşmüştün) dedi. 


Ben de peki dedim. Zira, daha önce, Necef deki şia’nın en büyük âlimi ile görüşmüş ve ona bazı hususlar sormuştum. İşte, onun benzerinin yanına yaklaştım ve dedim ki: (Hocam, Sünnî ve mütaassıb olduğu için, hükümete harp açmamız caiz olur mu?) Biraz düşündükten sonra, (Hayır, Sünnî olduğu için hükümete harp açmamız caiz değildir. Zira, bütün Müslümanlar kardeştirler. Ancak onlar, ümmete zulüm ve işkence yaparlarsa harp açabiliriz. Biz onu yaparken, emr-i bil ma’rûf ve nehy-i anil-münker şartlarına uygun olarak hareket ederiz. Zulmü bıraktıkları zaman, elimizi onlardan çekeriz) dedi.

Ben, (Hocam, Yahudi ve Hıristiyanların necs olmaları ile alâkalı görüşünüzü alabilir miyim?) dedim. (Evet onlar necsdirler. Onlardan uzak durmak lâzımdır) dedi. (Niçin) dedim. Cevaben, (Bu, hakarete karşı misillemede bulunmaktır. Zira onlar, bizi kâfir bilirler ve Peygamberimiz Muhammed aleyhisselâmı tekzip ederler. 

Biz de, buna karşı misillemede bulunuyoruz) dedi. Ona dedim ki: (Hocam, temizlik imandandır değil mi? Öyleyse niçin, (Sahn-ı şerîf) [Hazret-i Alînin türbesinin etrâfı], cadde ve sokaklar temiz değildir? Hattâ, ilim medreseleri bile, temiz sayılmaz).



Cevâben: (Evet, hakîkaten temizlik îmândandır. Fakat ne yapalım, Şîî’ler, temizliğe ehemmiyet vermeyince, böyle olur) dedi. 


Nazırlıktaki bu adamın cevapları, Necef deki Şîî âliminin cevaplarına tıpa tıp mutâbık idi. Bu adamın Necef deki âlime bu kadar uygunluğu, beni hayretler içinde bıraktı. Bir de üstelik bu adam Farsça biliyordu. 


Sekreter: (Şayet sen diğer dört kişinin asılları ile de görüşmüş olsaydın, şimdi onlarla da görüşebilir ve onların da asıllarına ne kadar mutâbık olduğunu görebilirdin) dedi.

Ben dedim ki: (Şeyh-ul-islâmın da nasıl düşündüğünü biliyorum. Çünkü, benim İstanbul’daki hocam Ahmed Efendi, Şeyh-ul-islâmı bana iyice anlatmıştı.) Sekreter: (Ozamân buyur, onun da numûnesi ile görüşebilirsin) dedi. 


Şeyh-ul-islâmın benzerinin yanına yaklaştım ve ona dedim ki: (Halîfeye itâat etmek farz mıdır?), (Evet vâcibdir. Allaha ve Peygambere itâat etmek farz olduğu gibi, bu da vâcibdir) dedi. (Bunun delîli nedir?) dedim.


Cevâben dedi ki: (Cenâb-ı Allahın bu âyetini duymadın mı? (Allaha, Onun Peygamberine ve sizden olan ülül emre itâat ediniz)[1] Ben, (Allah bize, askerine Medîne yi yağmalamayı helâl eden ve Peygamberimizin torunu Hüseyni öldüren halîfe Yezîde ve içki içen Velîde itaât etmeği emr eder öyle mi?) dedim. Cevâbı şuydu: (Oğlum, Yezîd Allah tarafından Emîr-ül-mü’minîn idi. Hüseyni öldürmeği emr etmedi. Sen,Şiî’lerin yalanlarına inanma! 


Kitapları iyi oku! Hatâ yaptı. Sonra tevbe de etti. Medîne-i münevvereyi yağmalamayı helâl edişinde isâbet etmiştir. Çünkü, Medîne halkı azıp bâgî olmuş ve itâati bırakmıştı. Velîde gelince, evet o fâsık idi. Halîfenin yaptıklarını taklit değil, islâmiyyete uygun olan emrlerine itâat etmek vâcibdir.) Bunları hocam Ahmed efendiye de, dahâ önce sormuş ve az bir fark ile aynı cevapları almıştım. 


Sonra, sekretere dedim ki, (Bu benzer kimseleri hâzırlamanın hikmeti nedir?) Bana: (Biz bu üsûl ile sultânın ve Şîî olsun, Sünnî olsun, Müslüman âlimlerinin düşünce kâbiliyetlerini öğreniyoruz. Siyâsî ve dînî mevzû’larda, onlar ile mücâdele etmemize yardımcı tedbîrler bulmağa çalışıyoruz. Meselâ, düşman askerlerinin hangi taraftan geleceğini bilirsen, ona göre hâzırlanır ve askerlerini uygun yerlere yerleştirirsin ve onu perîşân edersin. Fakat, onun ne taraftan saldıracağını bilmezsen, askerlerini her tarafa gelişigüzel dağıtır ve mağlup olursun. Aynen öyle, Müslümanların, dinlerinin ve mezheplerinin hak olduğuna dâir getirecekleri delîlleri bilirsen, onların delîllerini çürütebilecek karşı delîller hâzırlaman mümkün olur ve o karşı delîllerle onların akîdelerini sarsabilirsin) dedi.



Sonra, adı geçen temsîlî beş adamın askerlik, mâliye, maârif ve dînî sahâlarla alâkalı aralarında geçen mütâle’a ve plânların netîcelerini ihtivâ eden, bin sahîfelik bir kitap verdi. (Okuduktan sonra getirirsin) dedi. Ben de, kitâbı[1] Nisâ sûresi, âyet: 59 alıp eve götürdüm. Üç haftalık tatîlim içinde, baştan sona kadar dikkat ile mütâle’a ettim. 


Kitap, çok hayret edilecek cinstendi. Zira ihtiva ettiği mühim cevaplar ve ince mütâle’aları sahih gibiydi.



İNGİLİZ

CASUSUNUN

İ’TİRÂFLARI

İngilizlerin İslâm Düşmanlığı 

M.Sıddîk Gümüş


Hiç yorum yok:

Yorum Gönder